Öne çıkan

UNUTMA

Çocukluğunda oynadığın oyunların bir daha oynanmayacağı gerçeğine inanmaya başladığında dünya denen kütle dönüyor ve büyüyorsundur dost. Fakat büyümenin korkulacak bir şey olmadığını kavraman zaman almasın. Her yaşın ayrı hikayelere kapı açtığını bil. Bu, benden sana küçük sır olsun. Geçmişi kabullen, öyle ya da böyle geçti, yapacak hiçbir şeyin yok. Bugününe sarıl. Gelecek, hep hayalini kurduğun o en güzel, en mutlu anları barındıran bir gemi olsun. O gemi için dalgalarla savaş ve hep kendi geminin kaptanı kendin ol. Hayat denen uzun yol seni hiçbir zaman korkutmasın. Düşeceksin, kalkacaksın. Bugün kaybedeceksin, yarın kazanacaksın. Ve her seferinde düştüğün yerden daha güçlü kalkacaksın. Her düşüşünde zedelenen dizlerinin acısını bir müddet unutmayacaksın, ama sonra geçecek. Seni gerçekten mutlu eden bir kalbin yanında tüm ağrıların dinecek, tüm dalların çiçek açacak. Acılarını hatırlamayacaksın dost. O en saf duyguya, aşka inanmaktan vazgeçme. Sarıldığında göğüs kafesindeki boşluğu dolduran kalp atışları huzurun oluyorsa, sarıl ona. Kenetlen. Sev, çok sev. Her yüze gülenin dost olmadığını, sahte gülücüklerin, gereksiz cümlelerin seni doyuramayacağını tecrübe etmene gerek yok. Samimiyetsiz ilişkilere nerede nokta koyacağını bil. Her şeye rağmen umut etmeye devam et. Gelecek güzel günler hep bir adım uzakken uzanıp yakala. Pes etme. Zaman, her ömre sunulmuş en büyük armağanken ondan korkma.
Güzel Şeyler Zaman Alır.

Marmaris

Anlam Yüklemeyin

Fazla anlam yüklemeyin dünyaya, yarısı şükür, yarısı sabır, yarısı teselli, yarısı kahır. Kimseyi bilmeden yargılamayın. Herkesin derdi kendine ağır. Anlatmak ve anlaşılmak için de yormayın kendinizi. İnsanların yarısı samimiyetsiz, diğer yarısı size sağır.

Hayatı Engellemeyin

HAYATI ENGELLEMEYİN
Önce evlendiğimizde hayatın daha iyi olacağına inandırırız kendimizi.
Evlendikten sonra, bir çocuğumuz doğduktan hatta ardından bir tane daha olduktan sonra hayatın daha iyi olacağına inandırırız kendimizi…
Sonra çocuklar yeterince büyük olmadıkları için kızar, onlar büyü yünce daha mutlu olacağımıza inanırız. Bundan sonra, ergenlik dönemlerinde çocuklarla uğraşmamız gerektiği için öfkeleniriz.
Kendimize, çocuklarımız bu dönemden çıkınca daha mutlu olacağımızı, yeni bir araba alınca, güzel bir tatile çıkınca, emekli olunca, yaşantımızın dört dörtlük olacağını söyleriz.
Gerçek ise şu andan daha iyi bir zaman olmadığıdır. Eğer şimdi değil ise ne zaman?… Hayatınız her zaman mücadelelerle dolu olacaktır. En iyisi bunu kabul edip her ne olursa olsun mutlu olmaya karar vermektir.

Görgü Kuralları

Hoşunuza Gitmese Bile Herkesin İyiliği İçin Derhal Benimsemeniz Gereken 18 Görgü Kuralı
Riayet edilmesi gereken kurallar… Hoşunuza gitse de, gitmese de.

  1. İltifata aynı iltifatla karşılık verilmez. Kibarca teşekkür etmek idealdir.
  2. Biri size bir şey göstermek için telefonunu uzattıysa, yalnızca o şeye bakılır. Başka yerler kurcalanmaz.
  3. Konuşan kişinin sözlerini bitirmesi beklenir. Söyleyecekleri bitmeden tepki verilmez.
    Yalnızca saygı meselesi değil, lafın ortasındayken ifade tamamen farklı bir anlama gelebilir.
  4. Art arda hapşıran bir kişiye ikiden fazla ‘çok yaşa, iyi yaşa vs.’ denmez.
    Bu o kişiyi strese sokmaktan başka bir işe yaramaz.
  5. Yediğinden ikram ederken ikiden fazla teklif yapılmaz.
  6. Masayı toplayan garsona yardım edilmez.
  7. Bakmanız istenmediği sürece, yakınında oturduğunuz birinin ekran görüntüsüne (telefon ya da bilgisayar) bakılmaz.
  8. Topluma açık bir alanda müzik dinlerken veya video izlerken kulaklık kullanılır.
  9. Birinden kitap ödünç aldıysanız hemen okumaya başlamalı ve bir an önce bitirip iade etmelisiniz.
  10. Geçmek için yaklaştığınız kapıyı bir başkası diğer taraftan açtıysa, beklenir ve açan kişinin geçmesine müsaade edilir.
  11. Kulaklık takan insan çevresiyle iletişimine kendi isteğiyle ara vermiştir. Önemli bir konu olmadığı sürece o kişiyle konuşulmaz.
  12. Sinemada, film devam ederken telefon kullanılmaz.
  13. İnsan akışının olduğu dar noktalarda durulmaz, bu noktalarda bir başkasıyla muhabbet edilerek yol kapatılmaz.
  14. Deodorant ya da ter önleyici kullanmak bir tercih meselesi değildir.
  15. Sizinle konuşacak birini dinleyemeyecek kadar meşgul ya da dalgınsanız, dinliyormuş gibi yapmak yerine müsaade istenir.
  16. Farklı bir kültür içerisinde çok daha hassas davranılır.
  17. Yiyecek bölüştürüyorsanız, karşı tarafa büyük parça verilir.
  18. Özel bir davet için değilse, misafirlikte yemekten sonra bulaşıklar kaldırılır, hazırlanan yatak toplanır.

Her Şey Sizin Elinizde

Her Şey Sizin Elinizde
Hayatınızın Daha Yaşanabilir Hale Gelmesi İçin Kendinize Yapabileceğiniz 15 İyilik

  1. ‘Acaba’ ve ‘keşke’lerle yaşamayın.
    Geçmişte olan hiçbir şeyi düzeltemezsiniz. Bu yüzden de üzerine saatlerce kafa yorup, ‘Acaba o gün farklı davransaydım ne olurdu? Keşke böyle yapsaydım!’ diye kendinizi yormayın.
  2. Gerçekten sevmediğiniz biriyle ilişki yaşamayın.
    Gerçekten sevmediğiniz biriyle ilişki yaşamayın.
    İçi boş ilişkiler yaşayarak duygularınızın sömürülmesine izin vermeyin. Sevmek, sevilmek gerçekten çok özel şeyler. Bunu yaşamak için doğru insanları seçin.
  3. Sırf yalnız kalmamak için onaylamadığınız şeyleri yapmayın.
    Tasvip etmediğiniz şeylerin yapıldığı bir ortamda bulunuyorsanız bunu dile getirmekten çekinmeyin. İnanmadığınız bir şeyi desteklemek yerine kendi görüşlerinizi dile getirmenin verdiği iç huzuru yaşamak daha iyi hissettirecektir.
  4. Telafisi olabilecek şeyler için kendinizi çok fazla üzmeyin.
    Derler ya ucunda ölüm olmayan şeyi ciddiye almayın diye. Gerçekten de öyle! Telafisi olmayan bir şey için de kendinizi çok yıpratmayın tabii.
  5. İşi veya okulu hayatınızın merkezine koymayın.
    Düşük not aldığınız için üzüldüğünüz o günü hatırlıyor musunuz? O duyguyu elbet unutmamışsınızdır ama sınavdan aldığınız notu yüksek ihtimalle hatırlamıyorsunuz bile. Ne iş ne okul, hiçbir şey sağlığınızdan önemli değil. Daha fazla devam edemeyecek gibi hissettiğinizde kendinize zaman verin.
  6. Hayatınızı sosyal medyaya göre yaşamayın.
    Sevmediğiniz bir yemeği estetik görünüyor diye sipariş etmeyin veya bir yerlere sırf fotoğraf çekilmek için gitmeyin! Sosyal medyaya göre yaşamaya başladığınızda bir yerden sonra işler çığırından çıkacaktır. Daha fazla beğeni almak için değil, gerçekten kendiniz olabildiğiniz şeyleri paylaşın.
  7. En mutlu anlarda bile moralinizi bozabilen insanları yanınızda tutmayın.
    En mutlu anlarda bile moralinizi bozabilen insanları yanınızda tutmayın.
    Çevrenizdeki bazı kişilerin dost mu düşman mı olduğunu anlayamadığınız zamanlar olmuştur illa ki. Bu insanların sizi üzmelerine izin vermeyin. Hayatınız onlar olmadan da ilerleyecektir. Silin gitsin!
  8. Bir enstrüman çalmayı öğrenin.
    Kötü hissettiğiniz anlarda enstrümanınızı elinize alıp en sevdiğiniz şarkıyı çalmak kadar iyi hissettirecek bir şey var mıdır? Şahsen ben her mutsuz olduğumda ukuleleye sarılıyorum!
  9. Kendinizi başkalarıyla kıyaslamayın.
    Kendinizi başkalarıyla kıyaslamayın.
    Kimisi eğitim hayatında başarılıdır kimisi havalı bir tarza sahiptir kimisi bülbül gibi şakır… Herkesin yeteneği, başarılı olduğu konu başkadır. Birini kıskanmak yerine hangi alanda başarılı olabileceğinizi keşfedip ona odaklanabilirsiniz.
  10. İnsanların dedikodusunu yapmayın.
    Gün gelir birlikte göme göme bir hal olduğunuz o insan ile dedikodu partneriniz yakınlaşır ve konuştuğunuz her şeyin hesabı sizden sorulur. Hiç gerek yok o toplara girmeye.
  11. Kullanmadığınız eşyaları elden çıkarın.
    Hiç kullanmadığınız ve nadiren kullandığınız fazla eşyalar siz fark etmeseniz de hayatınızı yer kaplar, sizi yorar. Son birkaç yıldır tüm dünyada yankı bulan minimalizm akımına adım adım ayak uydurabilirsiniz.
  12. Başkalarıyla alakalı büyük hayaller kurmayın.
    Başkaları üzerinden kurulan hayaller çoğunlukla hüsranla sonuçlanır. Bazen insanlar kurduğunuz hayallere ortak olur, sonra da hiç beklemediğiniz bir anda sizi yarı yolda bırakırlar.
  13. ‘Bilmiyorum’ demekten çekinmeyin.
    Genel olarak baktığımızda milletimizde ‘Bilmiyorum’ deme adeti pek yoktur. Ama siz onlara aldırmayın, bilmediğiniz her şey için ‘Bilmiyorum’ cevabını yapıştırın! Böylece öğrenmeye de açık olursunuz.
  14. Geçmişte yaşanılanlar yüzünden kendinize kızmayı bırakın.
    Hatalar yapmadan ders almak çok zor. Ayrıca unutmayın, hatasız kul olmaz! Bu yüzden geçmişte yaşanılan kötü tecrübeler veya başarısız kararlar için kendinize kızmayın.
  15. Bir başkasının mutluluğu için kendinizden ödün vermeyin.
    Birçoğumuzun sıklıkla düştüğü hatalardan biri de başkalarının mutluluğu için kendimizden ödün vermek. Elbette bencil olun demiyoruz ancak zaman zaman kendinizi düşünmeyi de unutmayın.

Korkunun Pençesinde Yaşamaktan Nasıl Kurtuluruz?

Korkunun pençesinde yaşamaktan nasıl kurtuluruz?
Her insan ara sıra endişelenir ancak bazılarımız için bu çile ömür törpüleyen düzeydedir: Her ne kadar nankörlük etmek ya da tuhaflaşmak istemesek de aşağı yukarı her an kaygılı hissederiz.
İşleri biz kaygılılar için, bu kadar zorlaştıran; nesnel olarak dehşet duygusunu hak eden şeyle dehşet duygusunu otomatik olarak tetikleyen şey arasında ayrım yapamayışımızdır. O anda sormamız gereken yatıştırıcı soruyu sormak – ‘Burada gerçekten de korkulacak bir şey var mı?’ demek – aklımıza bile gelmez. Bu soruya olumlu cevap verme ihtimalimiz bile anlamsızdır.
Kolayca dehşete düşen insanlar aptal değildir; hatta bu kimselerin en zekilerden olduklarını söyleyebiliriz. Yalnızca geçmişlerinde bir yerde, görece tehlikeler arasında mantıklı bir ayrım yapmak için tasarlanmış zihinsel donanımları yok edilmiştir. Bir noktada o denli büyük bir korku yaşamışlardır ki neredeyse her şey korkutucu hale gelmiştir. Göz korkutan en ufak bir zorluk, sonun geldiğinin habercisi gibidir. Kimsenin kimseyi tanımadığı bir parti, temsilcilere yapılacak konuşma, iş yerindeki zahmetli bir sunum… Bunların her biri, bütün varoluşun sorgulanmasına yol açar. Aşağı yukarı her gün bir krize dönüşür.
Bir benzetmeyle anlamaya çalışalım: Kaygılı kişilerin adamakıllı hazırlıksız yakalandığı ve gelişim açısından şekillendirici bir anda, bir ayı ile karşılaştıklarını hayal edin. Ayı dehşet verici olmaktan da ötedir. Öfkelenir, tepinir, ezer. Her şeyi yok etmekle tehdit eder: Akıl almaz ölçüde korkunçtur. Bunun sonucunda da kaygılı kişinin içsel alarmı açık halde takılı kalır ve o adan itibaren de susmak bilmez. Bu kişiye o anda etrafta ayı olmadığını, bu mevsimin ayılara uygun olmadığını, ayıların çoğunun iyi huylu olduğunu veya kampçıların onlara nadiren rastladıklarını söylemek faydasızdır: sizin için bunu söylemek kolaydır; dişlerini gösterip pençelerini öldürmeye hazır şekilde açmış halde tepenizde dikilen bir boz ayı tarafından uyandırılan siz değilsiniz!
Ayıyla bu karşılaşmanın sonucu bilinç dışında yıkıcı bir genellemeye bağlanmaktır; kaygılı kişi hem tüm ayılardan hem de köpeklerden, tavşanlardan, farelerden ve sincaplardan, ayrıca tüm kamp alanlarından, güneşli günlerde ve hatta bunlarla ilişkili olan, rüzgarda sallanan ağaçlardan, çayırlardan ya da ayı ortaya çıkmadan biraz önce yapılmış olan kahvenin kokusundan korkmaya başlar. Kaygılı kişi mantıklı ayrımlar yapamaz: tehlikeleri farklı kutulara koyamaz.
Biz kaygılıların kendimizi endişe batağından çıkarmaya başlamak için sezgilerimize her zaman güvenmemeyi öğrenmemiz gerekir. Genellikle hayatımız için muhteşem bir rehber olan sezgilerimiz aynı zamanda yanlış okumalar yapıp hayatlarımızı tehlikeye atabilen, son derece güvenilmez araçlar da olabilirler. Hislerimiz ve gerçeklik arasına sağlam bir ayrım koymamız; bir izlenimin tahminden farklı olduğunu ve korkunun bir hakikat olmadığını kavramamız gerekir.
Zihnin bir yanı diğerine nazik bir şüphecilikle yaklaşmalıdır: Dışarıda bir ayı olduğundan emin olduğunuzu biliyorum. Peki gerçekten var mı? Gerçekten? Duygu, kişinin hayatı buna bağlıymışçasına “evet” diye bağıracaktır. Çare, paniğin açığa çıkmasını izleyip onun görünüşteki kesinliğine dahil olmayı reddetmekte yatar.
Yoğun siste otopilotta yere inmeye çalışan karmaşık bir uçağın pilotu gibi olmalıyız: Sezgisi ona korkunç bir çarpışmanın an meselesi olduğunu söylese de mantığı hesapların doğru yapıldığını, karanlığa ve korkunç titreşimlere rağmen yumuşak bir inişin gerçekleşmek üzere olduğunu bilir.
İyileşmek için, yani, her yerde ayılar yüzünden dehşete düşmekten kurtulmak için, o ayı üzerine daha fazla düşünmeye ihtiyacımız var. Dürtülerimiz her zaman gelecek korkusuna odaklanmaktan yanadır. Oysa zihnimizi geçmişe çevirmemiz ve bize zarar vermiş sahneleri şefkatle, incelikle yeniden ziyaret etmemiz gerekir. Bizi korkutmuş olan şeyin detaylarını bilmemenin sonuçlarından biri gelecekte her şeyden korkmaktır. Ne tür bir ayıydı o, bize ne yaptı, nasıl hissettik? Ayının yerini yeniden tespit etmemiz ve onu ait olduğu yere iade etmemiz gerekir ki bize her yerde, her zaman musallat olmaktan vazgeçsin.

MOLLA


Tilkinin biri yavrusuna demiş ki:

  • Yavrum, bütün bu bağlardaki üzümlerden yiyebilirsin. Sadece köyün mollasına ait bağın üzümleri hariç… Hatta aç kalsan dahi o bağı aklına bile getirme.
    Genç tilki babasına sormuş:
  • Neden? O bağın üzümleri zehirli mi?
    Tilki yavrusuna cevap vermiş:
  • Hayır, çocuğum. Eğer molla bağından üzüm yediğimizi anlarsa yarın hemen “tilki eti helaldir” diye fetva verir ve neslimizi yok eder.
    Gücü, insanların cehaleti üzerine kurulmuş toplumlara hiç bir zaman bulaşma.
    Prof. Yaşar Nuri Öztürk hocamıza saygıyla…

KITLAMA ÇAY DİNEN UYGUN!
Anadolu’da, çay içilirken genellikle şeker çaya karıştırılmıyor, kıtlama yapılıyor. Bunun çıkışı ise çok ilginç…
Eskiden İran’da çaya tatlandırıcı olarak hurma ve üzüm katılıyordu.
İngilizler İran’a şeker satmaya kalktıklarında bunu başaramadılar.
Sonra İranlı Mollalarla irtibat kurdular.
İngilizler Mollaların vereceği fetva karşılığında kazancın % 10’nu teklif ettiler…
Nitekim bir cuma namazında ( İran’da cuma namazları o bölgenin en büyük camisinde ve çok kalabalık olarak kılınıyor ) cuma hutbesinde mollalar şu vaazı verdi: “Siz Allah’ın nimeti olan hurma ve üzümü nasıl olur da çaya katarsınız! Bundan böyle çaya şeker katacaksınız!” Bu vaazdan sonra İranlılar çaya şeker katmaya başladılar. İşler yoluna girince İngiliz’ler, mollalara verdiği % 10 payı satışların iyi gitmediği gerekçesiyle vermemeye başladılar.
Bunun üzerine mollalar ikinci bir fetva verdi cuma hutbesinde: “Gâvur icadı şekeri çaya katmak caiz değildir “!… Bu fetva üzerine İranlılar evlerindeki şekerleri sokaklara döktüler.
İngiliz firmaları mecburen, mollalarla yeniden masaya oturdu.
Fakat mollalar bu sefer % 20 pay istedi. Eee dinsizin hakkından imanlı (!) gelir(miş). İngiliz’ler çaresiz kabul ettiler.
Mollalar cuma hutbesinde bu sefer: “Biz size ‘çaya şeker katmayın’ dedik ama ‘sokaklara dökün de’ demedik, şekeri sokağa dökmeyeceksiniz, şekeri çaya batıracak ve böylece gâvur icadı şekere boy abdesti aldırarak içeceksiniz!” diye fetva verdiler.
Tabii ki bu fetva İran halkı tarafından yaşama geçirildi.
Dinin cahil insanları aldatmak, yönlendirmek, onları sömürmek açısından ne kadar etkili olduğunu gösteren bir örnektir bu yaşanmışlık.
Prof. Yaşar Nuri ÖZTÜRK

HİÇ BİR KARŞILAŞMA TESADÜF DEĞİLDİR

Hiçbir hissediş, düşünüş, bakış, algılayış, seziş de öyle. Hatta bunların tersi de tesadüf değil. Alışveriş yaptığımız market, yemek yediğimiz lokanta, su içtiğimiz çeşme, yürüdüğümüz kaldırım ve orada yanlarından birer yabancı olarak geçip gittiğimiz insanlar. Tesadüf gibi görünen karşılaşmalar, yolu sorduğumuz herhangi biri, hafifçe çarptığımız insan.
Bize gülümseyen küçük bir çocuk önümüzden aniden uçuveren kuş… Gün boyu yaşadığımız en basit olay bile herhangi bir zihinsel, fiziksel, ruhsal ya da duygusal bir olayın tetikleyicisi olur. Küçük ya da büyük…
Bazen hiç hesapta olmayan durumların içine çekiliveririz. Hayal bile etmediğimiz olayları yaşarken buluruz kendimizi. Bir martı çığlığı, bir satıcı bağırışı, alır götürür bizi yıllarca ya da yollarca uzaklara… Hem öğretmen hem de öğrenciyizdir her ilişkinin içinde. Doğduğumuz aile, gittiğimiz okullar, sıra arkadaşımız, sevgilimiz, eşimiz, çocuğumuz vs.
Her ilişki, farklı bir yönümüzün aynasıdır. Ve bizler de onlar için birer aynayız.
Farkındalığımız yükseldikçe, durumları ve ilişkileri yaşarken, kendimizi ve yaşanılanları gözlemlemeye başlarız. Ve eğer yaşadıklarımıza yüksek idrakle bakabilmeyi başarırsak, o ilişki ya da durumu ne için yaşadığımızı kavrarız. Düğmelerimize en fazla basan insanlar, en iyi öğretmenlerimizdir. O ilişkide kurban olmadığımızı anlar, ilişkinin bize neyi öğretmeye çalıştığını kavrarsak, dersimizi alır ve yolumuza devam ederiz. Eğer bunu yapamazsak, o ilişkide ya da durum içinde tutsak olur, ya daha ağır durumlar yaşar ya da daha travmatik durumları (o dersi alıncaya, eksik yönümüzü tamamlayıncaya, kendimizi düzeltinceye kadar) tekrar tekrar yaşamaya devam ederiz.
Bazen bazı insanların hayatına yalnızca katalizör olarak gireriz. Onların hayatlarında değiştirmesi gereken durumun düğmesine basar ve sessizce çekiliriz. Ve yüksek farkındalık içinde kalırsak, yaşanılan durumdan etkilenmeden, arkamıza bakmadan yolumuza devam ederiz.
Özet olarak, en büyük düşmanımız en iyi dostumuzdur aslında. Çünkü bizde en büyük değişime neden olur genellikle. Ve her karşılaşma kutsaldır. Karşımızdaki insanın tanrısallığını kabul edip o şekilde yaklaşırsak, nefreti, öfkeyi, suçluluk duygusunu, o insana karşı sorumlu olduğumuz ve o ilişkiye mahkum olduğumuz duygusunu ve kini söküp atarız varlığımızdan.
Yaşadığımız her durum, tanıştığımız her insan öğretmenimizdir. Ne kadar kısa sürede öğrenirsek öğrenmemiz gerekenleri, karmamızı çözüp, iç huzuruna, mutluluğa, ideal ilişkimize ve ruhsal bütünlüğe ulaşırız…
Kaynak: Aylin Kotil

Zamanı Nasıl Daha İyi Yönetebiliriz?

Zamanı Nasıl Daha İyi Yönetebiliriz? 7 Pratik Öneri
Tüketim çağında yaşayıp her şeyi tüketiyoruz; en çok da zamanımızı. Bazen akışın içerisinde kayboluyoruz. Önceliklerimiz yer değiştiriyor ya da dikkatimizi dağıtan birçok unsura takılıyoruz. Bu tüketimi üretime geçirmek adına zaman yönetimi üstüne sıkça konuşulan bir konu. Sorumluluklarımızı yerine getirmemek her zaman bizi sıkıntıya sokar. İş/okul, ev, hele ki metropolde yolda harcadığımız vakitler, ekrana bakarak geçirdiğimiz saatler derken günün sonunda bazen kendimizi hiçbir şey yapmamış gibi bulabiliriz.
Yapılan bir araştırmaya göre modern bir insan zamanını, iş dışında, günde 4 saat ekrana bakarak geçiyormuş. Yani 1 yılda neredeyse 2 ayımızı tablet, telefon ve bilgisayara bakarak geçiyoruz. Bu 2 ay belki de yetiştiremeyince kendimizi yetersiz ya da kötü hissettiğimiz durumları hafifletebilir.
‘Hayatta hiçbir zaman planladıklarınız tam anlamıyla gerçekleşmez. Bu nedenle çalışma sürelerinin %60’ı kadarını planlamak gerekir. Zamanın %100’ünü tahmin edilemeyen, süreleri bilinmeyen durumlar nedeniyle planlayamayız.’ Ümit Ünker
Telaşın ve sorumluluklar artıyor, zaman daralmış gibi geliyor. Belki bu pratik öneriler günü biraz ferahlatabilir.
1 – Yapılacaklar Listesi
Sabah kalktığınızda ilk öncelik yapılacaklar listesi oluşturmak. O gün içinde yapacağınız şeyleri öncelik sırasına göre dizdiğinizde hem herhangi bir işinizi unutmaktan hem de ‘ne yapacağım?’ kararsızlığının getirdiği vakit kaybından kurtulursunuz. Liste hazırlamak organize olmanın kilit noktasıdır. En fazla değeri yaratan veya önemli ve acil olanı tanımlamak için Pareto prensibi veya Eisenhower yöntemi gibi yöntemleri uygulayabilirsiniz.
2 – Dikkat Dağıtıcı Unsurlardan Kaçının
Görsel düzen zihinsel düzeni sağlar. Zihinsel sakinlik ise motivasyonu artırır. Dağınık bir çalışma masası, karışık bir ajanda, bilgisayarınızın düzensizliği, karışık dosyalar sizin iş yapmanızı engelleyecektir. Bu kargaşa yapacağınız işi gözünüzde büyütmenize sebep olacak ve daha başlamadan sizi yoracaktır. İş yapmaya başladığınız zaman gereksiz e-postalardan ya da telefon bildirimlerinin dikkatinizi dağıtmasından kaçınmak için bu dikkat dağılmalarını ortadan kaldırmak önemlidir.
3 – Ajanda Kullanın
İster bir cep ajandası ya da masanızda duracak bir not defteri, isterseniz de cep telefonunuza yüklediğiniz bir aplikasyon olsun, etkili ve doğru zaman yönetimi yapabilmek için mutlaka bir ajanda kullanın. Atacağınız her adımı önceden bu ajandaya not ederseniz hem unutma riskini ortadan kaldırırsınız hem de işlerinizi doğru sırayla yapabilirsiniz. Sık sık not alın. Ajandanıza veya not defterinize alacağınız notlar, fikirler, planlar zihninizi temiz tutar. Daha az şey düşünüp daha çok verimli olmanızı sağlar.
4 – Yapabileceğinizden Fazlasını Hedeflemeyin
Sınırlarımızı zorlamak, kapasitemizin hepsini kullanmak ne kadar önemli olsa da hedeflerimizi gerçekleştirememek motivasyonu düşürecek ve dikkatinizi dağıtacaktır. Önünüzdeki uğraşla ilgilenirken aklınız yapamadıklarınızla oyalanması uğraşınızda ki verimi azaltacaktır.
5 – Ödüllendirme Sistemi Oluşturun
İrademizi korumak için en çok motivasyona ihtiyaç duyarız. Bizi tetikleyen bir unsur olmadığında vazgeçmek, bırakmak daha kolaydır. Bu yüzden hedeflerinizin sonuna kendinize küçük ödüller koyabilirsiniz.
6 – Kendinize Vakit Ayırın
Ve belki de en önemlisi kendinize vakit ayırmak. İş ve özel hayat arasında denge kurmak için de zaman yönetimini en doğru şekilde yapmalı. Sadece sorumluluklara (işe, okula ya da uğraştığınız ne varsa) adanmak oldukça sıkıcı ve sürdürülebilir değil. Hobilerimiz, sevdiklerimiz ve kendimizle ilgilenmek, gündelik stresi azaltıp daha huzurlu, dingin bir hayatı hem de sonrasında daha verimli çalışmayı sağlayacaktır. O yüzden zaman yönetimi yaparken en önemlisini, yani kendinizi atlamayın.
7 – Ekstra
Momo-Kitap
Zamanın önemini daha iyi anlayabilmek için bir kitap önerisi: Çocuk kitabı olarak yazılan kitap aslında yetişkinlere de hitap eder. Zaman hırsızlarını ve zaman tasarrufunu imgesel bir dille anlatmıştır. ‘Momo’ zaman yönetiminde zorlananlara yaratıcı anlatımıyla rehber olabilir.

Minimalizmi Hayat Felsefesi Olarak Belirlemeniz İçin Atmanız Gereken 21 Adım

Minimalizmi Hayat Felsefesi Olarak Belirlemeniz İçin Atmanız Gereken 21 Adım
Gardırobunuza bakıp ne giyeceğinizi seçmeye saatlerinizi harcadığınız halde yine de “Giyecek hiçbir şeyim yok!” mu diyorsunuz?

Toz alırken tek tek tüm bibloları kaldırıp indirmekten gına mı geliyor?
Yazlıkları, kışlıkları, battaniye ve pikeleri evin neresine sokacağınızı şaşırıyor musunuz?
Sürekli yapmanız gereken şeyleri düşünüp ama yapmayıp kendinize mi sinirleniyorsunuz?
Gün içinde nereye koşacağınızı, kaça bölüneceğinizi şaşırıyor ve “Neden gün 24 saat ki!” diye sinirleniyor musunuz?
Sosyal medya profillerinizden gün içinde bir sürü ileti, e-posta mı alıyorsunuz?
O sosyal medya kanallarından aslında çok da umurunuzda olmayan ya da sizi üzen insanların tatilde çektiği ayak fotoğraflarından sıkıldınız mı?
Ormanları, doğayı seviyorsunuz ama tükettiklerinizi düşününce vicdan azabı mı çekiyorsunuz?
Eğer bu soruların pek çoğuna “evet” dediyseniz, minimalizm ile tanışma zamanınız gelmiş demektir.
İnsanlık tarihinde başarılı olmuş insanların hayatlarında minimalizm tercihinin tesadüf olmadığını görmek zor değil. Steve Jobs yıllarca aynı kıyafet kombinini giymiş. Einstein da minimalist düşüncenin destekçilerindenmiş. Stiliyle ikonlaşmış kişiler ya da moda tasarımcıları da genelde tek tip giyinir, dikkat edin. Demek ki bu insanların bir bildikleri var!

  1. Şu mottoyu bir yere yazın: “Daha az eşya, daha çok anı!”
    Ne kadar çok eşyanız olursa, o kadar çok onların bakımına, temizliğine, düzenlenmesine, saklanmasına zaman ve para ayırmanız gerekir. Bir düşünün; en çok gitmek istediğiniz ülkeye bir seyahat yapabilmeyi ve bir ömür hatırlayacağınız anılar biriktirmeyi mi tercih edersiniz yoksa bir süre sonra eskitip atacağınız yeni bir eşya satın almayı mı?
  2. Tarzınızı ve ihtiyaçlarınızı belirleyin.
    Bu çok kolay bir adım değil. Zamana ihtiyacınız var. Yaşam tarzınızı düşünün; otobüsle işe gidip geliyorsanız onca topuklu ayakkabı niye? Ya da Ankara’da yaşıyorsanız neden dolabınız mayo dolu olsun? Sevmediğiniz ya da kırk yılın başı giyeceğiniz şeyleri sırf moda diye -bkz. göbeği açık bluz- satın almayı bırakın. En sevdiğiniz renkleri belirleyin ve onların dışına çıkmayın. Bu konuda nötr renklere güvenin; siyah, beyaz, bej, gri gibi nötr renkler ve dümdüz, desensiz giysiler daima kurtarıcıdır. Sizin için kullanışlı olacağını düşündüğünüz giysilerin bir listesini yapın. Bakın, Audrey Hepburn sadece simsiyah bir kıyafetle ne kadar da zarif şu fotoğrafta. Niye? Çünkü o Audrey Hepburn. Şaka şaka, çok yalın olduğu için zarif diye örnek verdik.
  3. Bütün dolabınızı indirip tek tek eleyin.
    Evet. Üşenmeyin. İndirin o dolabı. Alıp da son 1 yıldır hiç dokunmadığınız şeyler, bir nedenle sizin işinizi görmüyor, mutlu etmiyordur. İlk başta biraz zor gelebilir ama acımayın; son bir yıldır giymediyseniz, muhtemelen önümüzdeki yıl da giymeyeceksinizdir. İyi durumda olanları yıkayın, ütüleyin, onarın ve sizden daha fazla ihtiyacı olan birilerine verin. Verdiğiniz giysilerin nesini sevmediğinizi de bir yere not edin: tam olmuyordu, kumaşı rahatsız geldi, desenini sevmedim vs. diye. Daha sonra bu listeye de ihtiyacınız olacak.
  4. Listesiz alışverişe çıkmayın.
    Daha önce yazdığınız o iki liste var ya? Hah, alışverişe giderken işte onu yanınıza alın. Böylece gerçekten işinize yarayacak olanları satın almış olacaksınız. Sadece işe yarayan şeyleri satın aldıktan sonra, diğerlerine aslında o kadar da ihtiyaç duymadığınızı fark edeceksiniz. Kendinize hakim olun! Fuşya rengi moda olabilir ama listenizde yoksa seneye çöp olacak demektir.
  5. Daha az satın alın, ama daha iyisini alın.
    Böylece zamanla daha az satın almaya başlayacaksınız; daha az satın almak demek, daha fazla para biriktirebilmek ve daha az borca girmek demektir. Karın tokluğuna çalıştırılan zavallı Çinli işçiler tarafından üretilmiş ve ucuza satın aldığınız 10 tane polyester bluzunuz olacağına, 2 tane daha pahalı ama daha etik şartlarda üretilmiş ve doğal malzemeden yapılmış bluzunuz olsun.
  6. Son 4 maddeyi, evinizin diğer alanları için de uygulayın.
    Mutfak dolabını açınca üzerinize yığılan yüzlerce saklama kabı, cici bulup aldığınız ama kullanmadığınız on farklı kek kalıbı, hediye gelen ama desenini sevmediğiniz o bardak seti, artık dinlemediğiniz CD’ler, bitirdiğiniz ve bir daha okumayacağınız kitaplar, bir ara heves edip aldığınız ve depoda tozlanan boks eldivenleri… Hepsini bir köşeye ayırın. Atılacakları da atın (pilleri ve elektronikleri normal çöpe atamazsınız, aman dikkat!).
  7. “Armağan Ekonomisi” ile tanışın.
    Emin olun, ayırdığınız bu eşyaların hepsine sizden daha fazla ihtiyaç duyan birileri vardır. Bunları verebileceğiniz yerleri araştırın. İnternetten, “Armağan Ekonomisi”, “Hediye Çemberi”, “Takas Pazarı” gibi terimleri inceleyin ve oluşumlara katılın. Pahalı ürünler ise, ikinci el dükkanlarına satabilirsiniz ya da internetten satıp kara geçebilirsiniz!
  8. Eşyalara uyguladığınız bu adımları, şimdi de yaşamınızın diğer yanlarına uygulayın.
    Aynen bu şekilde bir taşın üstüne oturup (taş soğuk olmasın) düşünün. Nelere vakit ayırıyorsunuz? Hangi ilgi alanlarına ya da hobilere sahipsiniz? Facebook’taki insanların kaçıyla görüşmekten gerçekten keyif alıyorsunuz? Kariyer planlarınız ne? Kendinize gün içinde boş vakitler yaratın ve bu konuları iyice bir düşünün. Acaba yüzlerce oyuncak ayı satın almanızın altına yatan esas ihtiyaç, birilerinden şefkat görmek miydi?
  9. İyice düşündünüz mü? Güzel. Şimdi kullanmadığınız tüm sosyal medya hesaplarını kapatın.
    Üşenmeyin, hepsinden bir bir çıkın. Sadece en çok kullandığınız 1-2 tanesi dursun. Onlarca blog açtıysanız onları da kapatın. Aklınız kalmasın oralarda. Hem her gün gelen güncelleme mailleri yüzünden gelen kutunuz da dolmaz.
  10. Sosyal medyada “arkadaş detoxu” yapın.
    “Kalsın” dediğiniz hesapların içinden, “arkadaş detoxu” yaparak aslında çok da görüşmek istemediğiniz insanları silin. Oh… Zor oldu ama yaptınız. Artık Maldivler’e gidip ayak fotoğraflarını gönderen ama aslında sizi hiç arayıp sormayan o gıcık tipten kurtuldunuz. Listenizde sadece, gerçekten önemsediğiniz ve sık sık görüştüğünüz insanlar var. Bir gün size gelip de “neden sildin?” diye soracaklarını sanıp korkmayın. Sormayacaklar. Zaten umurlarında değildiniz.
  11. E-postanızı, SMS’lerinizi, telefon rehberinizi de temizleyin.
    İlgilenmediğiniz yerlerden gelen onca reklam, onca mesaj, rehberinizi işgal eden onca şey… Ne gerek var? Bunların hepsi zihnizi siz farkında olmadan çok yoran ve dikkatinizi dağıtan şeylerdir. Silin veya abonelikten çıkın.
  12. Bütün sorumlulukları üzerinize almak zorunda değilsiniz.
    Her yere yetişmek zorunda değilsiniz. Mükemmel olmak zorunda değilsiniz. Evinizi bal dök yala yapmak, her akşam okuldan çocuğu kendiniz almak, üniversitede çift dal yapmak zorunda değilsiniz. Ana ihtiyaçlarınızı ve gerçekten ne yapmak istediğinizi belirleyin ve zorunlu olanlar için size yardımcı olacak birilerini bulun. Tüm sorumlulukları üzerinize alırsanız, insanlar size yardımcı olmaları gerektiğini anlamayabilirler.
  13. Toplumun sizden beklediği her şeyi, ideal şekilde yapmak zorunda değilsiniz.
    Herkes size “artık evlen” diyor ama siz belki de dünyayı gezmek istiyorsunuz. “Çocuk yap” diyor ama siz hazır hissetmiyorsunuz. “Daha müdür olamadın mı” diye soruyor ama siz bambaşka bir kariyer istiyorsunuz. Tüm bunlar arasında gidip gelip kendinizi sorguluyorsunuz. Bırakın insanların düşüncelerini… Bu hayat sizin hayatınız. Onu hiç kimsenin isteklerine göre yaşamayın.
  14. Hobileriniz için hırs yapmayın.
    Hem süper bir müzisyen, hem müthiş bir aşçı hem acayip bir buz pateni sporcusu olmak zorunda mısınız? Veya olmak için kendinizi ne tür bir strese sokuyorsunuz? Halbuki çok basit şeyler bile insanı mutlu edebilir. Doğada yürümek, arkadaşlarınızla vakit geçirmek, müzik dinlemek… İlgilendiğiniz hobileri gerçekten zevk aldığınız için mi yapıyorsunuz yoksa kendinizi o hobiyi “mükemmel” şekilde yaparak başarıya ulaşmak için zorluyor musunuz? Bunu ayırt etmek ilk başlarda zor olabilir. Ama bu soruyu kendinize gerçekten çok içten bir şekilde sorun. Geriye, sadece sizi mutlu eden aktiviteler kalsın. Kendinize karşı samimi olun.
  15. Sıra geldi, dilinizdeki çer-çöpe…
    Sürekli şikayet ediyoruz, başkalarını suçluyoruz, dedikodu yapıyoruz, trafikte bağırıp çağırıyoruz, laf olsun torba dolsun diye konuşuyoruz, deyimleri olur olmaz her yerde kullanıyoruz, insanları kırıyoruz, tersliyoruz, kendimizi yanlış ifade ediyoruz… Belki de bu kadar çok olumsuz konuşma, düşüncelerimizi de kirletiyor olabilir. Aslında orada olmayan şeyleri abartarak kendimizi yoruyor olabiliriz. 1 gün boyunca hiç şikayet etmemeyi deneyin. Hatta buna “şikayet orucu” deyin. Bakalım günün sonunda nasıl hissedeceksiniz!
  16. Daha etik yaşayın, gece başınızı yastığa huzurla koyun.
    “Çinli işçiler tarafından üretilmiş polyester bluz” ifademizi hatırlayın. Hayatınızda bunun gibi dikkatsizce yaptığımız o kadar çok yanlış seçim var ki… Örneğin ülkemizde halen çöp ayrıştırma meselesi doğru düzgün uygulanamıyor. Halbuki daha az tüketmek kadar, tükettiklerimizin gittiği yeri takip etmek de önemlidir. Neden kendi mahallenizde herkesin işine yarayacak bir akım başlatmayı denemiyorsunuz? İlk ipucunu verelim: Depolarda çürümeye terk edilen bebek arabaları için bir sistem bulabilirsiniz. (Hepsi çok pahalı şeyler, biliyorsunuz değil mi?)
  17. “Eyvah! Mideme girenler konusunda minimalist olamıyorum!”
    Hayatımızın her alanını kıvır zıvırdan arındırdık. Peki ya midelerimize giren abur cuburlar? Kıyafetlerde nasıl “az sayıda ama kaliteli” ilkesini benimsediysek, bu konuda da aynısını yapmamız gerekiyor. Almış olmak için almak, konuşmuş olmak için konuşmak, yapmış olmak için yapmak nasıl kötüyse, yemiş olmak için yemek de kötü. Bunu kabul etmeliyiz… Daha kaliteli ama az miktarda yemek yedikçe, yediğiniz yemeklerden çok daha fazla keyif aldığınızı keşfedeceksiniz. İşin ucunda sağlık var!
  18. Zamanınızı nasıl harcadığınızı fark edin.
    Yukarıdakilerin hepsini yapıp da, hala “Hiçbir şeye yetişemiyorum!” diyorsanız, zamanınızı etkin kullanmıyor olabilirsiniz. Belki de internetin başında gereğinden fazla kalıyorsunuzdur? Belki de televizyona takılıp tüm geceyi boşa geçiriyorsunuzdur? Bir gün içinde nelere zaman ayırdığınıza dikkatinizi verip bulgularınızı bir kenara yazın. Aslında ne kadar çok şeye zaman kaldığını görüp şaşıracaksınız.
  19. Aynı anda birden fazla iş yapmayın.
    Kimse kusura bakmasın, bunun adı “becerikli” olmak değildir. Araba kullanırken telefonla konuşmazsanız ve indiğinizde arayan kişiyi geri ararsanız, emin olun öbür taraftaki kişi kalp kırıklığından ölmez. Ama o telefonu cevaplamaya çalışırken siz -ve arabadaki diğerleri- kaza yapıp ölebilirsiniz. Yaptığınız işe dikkatinizi vermek için, diğer işleri yapmayı bırakın.
  20. Sessizliğin tadını çıkarın.
    Kendinize arada sırada kaçabileceğiniz sessiz bir zaman dilimi yaratın. Sadece yarım saat ya da bir saati kendinize ayırın. İster dua, ister meditasyon… Hiçbir iş yapmadan, öylece aklınızla baş başa kalın. Kafanızın içindeki dalgaların durulduğunu, zamanla daha sakin bir insan olduğunuzu fark edeceksiniz.
  21. Son olarak: Sahip olduğunuz şeyler için minnettar olun.
    Cicero ne demiş: “Bir kütüphane ve bir bahçeniz varsa, ihtiyacınız olan her şeye sahipsiniz demektir.” Tabii herkesin ihtiyaçları değişebilir. Ama siz de gerçekten sizi en mutlu eden şeyleri düşünün ve bunlara sahip olduğunuz için şükredin. Ve unutmayın, minimalizm bir yaşam tarzı ve bir süreçtir. Öyle pat diye olmasını beklemeyin. Zamanla azaltın ve azaltmanın sizi ne kadar özgürleştirdiğini fark edin…
    Alıntı

Tatminsiz Nesil

Hayallerle Kandırılmış Tatminsiz Bir Nesil Olduğumuzu Anlatan Fevkalade Bir Yazı
Çağımızda, insanların zayıflıklarına, boşluklarına, mutluluk hayallerine dayanarak, koskoca bir yaşam formu tasarlanmıştır.
Sokrates sıkça pazar yerlerine gider ve hiçbir şey almadan geri dönermiş.
Etrafındaki meraklılar neden gittiğini sorunca da ‘ben oraya ne kadar çok şeye ihtiyacım olmadığını görmeye gidiyorum’ dermiş.
Çağımızda Sokrates gibi pazarlara gitmemize gerek bırakılmaz, baktığımız her yer ihtiyaç duymadığımız ürünler ile çoktan süslenmiş, satın almaya zorlayan sistem ile örülmüştür.
Yakında sokakta dolaşırken vitrinden ya da bir reklam panosundan uzanıp direk bizimle konuşan cansız hologram mankenler gördüğümüzde şaşırmak bir yana, neden bu kadar geç kaldıklarına hayıflanacak durumdayız.
İşin tuhaf yanı, bir türlü tatmin duygusuna ulaşamamasına ve beraberinde ömür törpüsü bir hayat yaşıyor olmasına rağmen, insanın ona verilen ‘tüketme rolünü’ samimiyetle benimsemesidir. Ömür tüketen işlerde çalışıp, her gün zamanının geçmesini bekler, hafta sonları kendini avmlere bırakır, yarışır gibi tüketerek rahatlamaya çalışır.
Arzuları kışkırtan sistem, sürekli sahip olacağı şeyleri düşünen ama sabah kalktığında nereye gittiğini bilmeyen insanı yaratır. ‘Planlanan arzuların’ peşinde, sanki kendi öz arzusuymuş gibi koşar hale gelir.
Zaman geçer, kimi insan üzerine kıyafet giydirilmiş cansız vitrin mankenine dönüşür. Çünkü tüm bu köpürtülen arzuların tatmini gerçek anlamda mümkün değildir.
Bir tv reklamında, şık kıyafetler içinde otelden çıkıp lüks spor ‘arabasına’ binen gösterişli mankeni gördüğümüzde hissettiğimiz arzuyu tatmin edecek bir ‘araba’ yoktur. Gerçek hayatta, reklamdaki aynı arabaya sahip olsak da, reklamı izlerken hayalini kurduğumuz tatmine ulaşamayız.
Peki neden? Neden arzuların tatmini mümkün değildir? Günümüz şehirli insanı, ‘tasarlanmış arzuların’ peşinde durmadan koşmasına ve bazılarını elde etmesine rağmen neden hayalini kurduğu tatmin duygusuna bir türlü ulaşamaz?
Bitmek bilmeyen ‘tatminsizliğin’ nedenini incelerken, bizi yarışlara sürükleyen ‘arzu’ yu incelememiz gerekir. Fransız psikanalist Lacan’a göre arzuya neden olan nesne ile onu tatmin edecek olan nesne daima farklıdır ve bu nedenle de gerçek arzu asla tatmin edilemez.
Çağımızın filozoflarından Zizek ise, arzunun nedeni ile nesnesi arasındaki örtüşmezlikten doğan kişide yarattığı belirsizliğe (tatminsizliğe) işaret ederek ‘’Arzuladığın nedir?”, “Aslında ne istiyorsun?” diye sorar.
Şimdi çok ilginç bir noktaya geldik; çünkü devreye Freud girer, arzunun tatmin edilemeyeceğini bir deney ile ortaya koymaya çalışır. Freud deneyi için seçtiği kişiyi çok soğuk bir ortamda aç halde bırakır ve uyumasını ister. Sonrasında uyandırıp rüyasında ne gördüğünü sorar. Denek, düşünde dört sütunlu bir yatak ile havyar gördüğünü söyler. Bu düş, donmak üzere olan aç bir insanın temel isteklerini gösterir. Yani yiyecek ve barınak isteğini…
Ancak Freud, kişinin neden normal bir yatak, bir tas çorba değil de, abartılı bir yiyecek (havyar) ve yatak gördüğü üzerinde durur. Çünkü ona göre, arzu devreye girerek gerçek istekleri (yiyecek-barınak) ikinci plana atmaktadır.
İsteğin yerine, karşılanması güç abartılı arzular almıştır ve bu arzular bilinç dışında oluştuğu için tatmini mümkün değildir. Çünkü istek (ihtiyaç), bilinçli olarak istediğimiz bir şeydir, simgelerle ifade edilir, tatmini mümkündür. Oysa arzu, ona ulaştıracak nesnesi belirsiz olduğu için bilinç düzeyinde değildir ve tatmini mümkün değildir. Arzu bilinç dışında bir yerde ortaya çıktığı için, arzuyu tatmin edebilecek bir nesne olamaz.
Bu bilgiler ışığında spor araba meselesine tekrar dönecek olursak, reklam izlerken körüklenen spor araba sahibi olma arzusu, bilinç dışında bir yerde oluşur. Bilinç dışında oluştuğu ve gerçek bir ‘ihtiyaç’ olmadığı için bilinç sınırları içinde simgesel bir karşılığı yoktur. Kısacası kurmaca bir hayaldir, hayal edilen bu tatmine ulaşmak mümkün değildir.
Mesele şu ki, düşündüğü hayale inanma özelliğimiz, kapitalizm eliyle yönlendirilerek (arzuların körüklenmesi) bizi baştan çıkaran zayıflığımız haline gelir. Tatmini mümkün olmayan arzular, hayatımızı ele geçirir. Bizi diğer canlılardan ayıran hayal etme, sonra da aklındaki hayale inanma özelliğimiz sonuna kadar kullanılır. Cenderenin içindeki insan, ürün, hizmet, başarı peşinde, aklında ‘mutluluk hayali’ ile dolanır durur.
İnsanın duyguları güçlü, kendi zayıftır. Pompalanan arzular, hırslar zayıflığının farkına varamayan insanı istediği gibi yönetirken, insanın kendi zayıflığından beslenir.
Masalsı bir dünyaya davet eden avmlerde, vitrinlerdeki cansız manken ile ‘planlanan’ hayale kendini kaptıranlar, tatil için yaşayanlar, ruhlarını ait olmadığı yarışlara sürükleyenler her ne kadar kendi hayatını yaşadığını düşünse de, aslında başkalarına yarayan, tatmini mümkün olmayan ’planlı arzuların’ peşinde nafile bir çaba ile koşturup duruyordur.
Dünyamız, markaların belirlediği rüyalardan uyanamayan, insanlık türünün en hayalperestine şahitlik eder. Hiç bitmeyen, peş peşe sıralanan arzuların kucağına bırakılır, kendi düş bahçemizde ‘güçlü zengini’ oynar dururuz. Gerçek zenginler ise, bu sistemden beslenen ve çoğu zaman ortada hiç gözükmeyen başkalarıdır.
Çağımızda, insanların zayıflıklarına, boşluklarına, mutluluk hayallerine dayanarak, koskoca bir yaşam formu tasarlanmıştır.
Fırat Devecioğlu